“1683. Yalın Demirin, Kızıl Kanın ve Barutun Zamanlarıydı.” Osmanlı İmparatorluğu’nun Viyana surları önünde uğradığı büyük bozgun, sadece bir ordunun geri çekilişi değil; bir yiğidin kendi efsanesine yürüyüşünün başlangıcıydı. Ordusunun güvenli çekilişi için kellesini koltuğuna alıp düşman seline set olan bin yeniçeriden biriydi o: Deliormanlı Balaban Hasan. Viyana önlerinde esir düşen, Innsbruck’un karanlık zindanlarına zincirlenen bu dev cüsseli yeniçeri için kaderin başka bir planı vardı. Alpler’in dondurucu soğuğunda zincirlerini parçalayan Balaban Hasan ve yâreni Bekri Celal, peşlerindeki bir avuç askerle birlikte ölüme meydan okuyarak tarihin saklı bir sayfasına, İtalya’nın bağrındaki Moena vadisine sığındılar. Papa’nın terk ettiği, Habsburg zulmünün pençesinde inleyen bu mahzun kasaba için Türkler, başlangıçta korkulu birer kâbustu. Ancak Balaban Hasan, kılıcını mazlumun çığlığına siper ettiğinde her şey değişti. Kırbacın altında ezilen bir halkın "Il Turco"su, İtalya’nın karlı dağlarında Türklüğünü göstererek "Şah Balaban" oldu. Şah Balaban Destanı, vefa, aşk, inanç ve kahramanlıkla yoğrulmuş, sınırları aşan bir medeniyetin hikâyesidir. Zalime boyun eğmeyenlerin ve Alpler’de yankılanan sonsuz bir "Hû" nidasının destanıdır.